31 Temmuz 2011 Pazar

Aslında size kafamın karışık olduğundan.. Elinizde para yoksa, bundan önce yaptıklarınızın kocaman bir hiç olduğundan.. Ailenizden bir süre uzak yaşadıysanız, bir daha bir arada yaşamanın ne zor olduğundan.. Rejim yapmaktan ve bunu sürekli vurgulayan insanlardan..  Kaçıp gidivermek istediğimden söz etmek istemiştim..

Sonra bir edebi korku sardı beni.. Hayır bu olmaz.. Hımmm bu da olmaz.. Aileni mi kötüleyeceksin şimdi, yanlış anlaşılır.. Rejim yapamadığını söylemek zayıf göstermeyecek mi seni??  gibi bir sürü soru geçti içimden.. Yazdım sildim.. Yazdım sildim.. Sonra kendime kızdım.. Birşeyler yazmak için içindekileri anlatmalı insan diye düşünmüşümdür hep.. Okuduğum kitaplarda bile buna dikkat ederken, benimkisi de bir miktar iki yüzlülük sayılırdı yazmasaydım..

Tek tek anlatayım aslında hepsini.. Kafam karışık baya.. Arayıp sormayan, ne yaptığımı kontrol etme gereği duymayan birisi var mesela.. Evet hani sadece konuşabildiğim.. Daha doğrusu artık konuşamadığım.. Yepyeni bir yolun başında duruyorum öyle.. Bir yanda merak ediyorum.. Bir yandandan "Ben konfor severim efendim, engebeli yollara dayanabilirmiyim?" diyorum..  Şimdi sadece bekliyorum yolda.. Bakalım ne olacak..

İstifa edeli iki ay oldu.. Bayağılığa tahammül edemiyorum ben malesef.. Bence işe alırken buna da bakmalılar insanda.. Bir adam bir ortama girince, orayıda bayağılaştırıyor sonra.. Ya bunu kabul edip lağım çukurundan farksız bir havayı soluyacaksınız - ki bu onlardan olmasanızda, o kokunun üstünüzde sineceği gerçeğini değiştrirmez- ya da arkanıza bakmadan çıkacaksınız.. Derin  bir nefes alacaksınız.. Ben tercihimi yaptım.. Derin bir nefes aldım.. Ama yinede bazen endişe duyuyorum.. Kaldığım süre bile yettimi kokularının bana sinmesine diye..

İnsanlarda ki mantık tek aslında.. Paran varsa varsın.. Senden para alabildikleri sürece sana para veriyorlar.. Senden birşeyler isteyebildikleri, sana birşeyler yükleyebildikleri sürece varsın.. Mesela;  hesabı ödeyebildiğin sürece, beğendikleri eşyayı alabildiğin sürece, faturayı yatırabildiğin, kontr alabildiğin sürece fikir belirtme hakkın var.. İnsan parasız kalınca anlıyor.. 10 TL'nin hesabını yaparken buluyorsun işte insanları.. Hiç kimse onlar için harcadığın onca parayı hatırlamıyor.. Kredi kartının borcunda payları olduğunun lafı bile geçmiyor malesef.. Ve sen sadece şaşkın şaşkın bakakalıyorsun..

 Ailesinden ayrı yaşayan bir arkadaşım vardı.. Sonradan ailesi ile oturmak zorunda kalmıştı.. Çok zor geliyor derdi.. Bir hafta oldu tatilden ailecek döneli.. Onlar yokken kurduğumuz düzen altüst olmuş durumda.. Düzelttiğimiz herşey yerle bir.. Anlatıyorsun umurlarında mı? Hayır.. Kendi evin değil bir şey diyemiyorsun susuyorsun.. Böyle bir düzende yaşamak istemiyorsun.. Kendini yiyiyorsun.. Kendi evime geçeyim desen ortalık kalkar.. En iyi ihtimalle, biz gidicez oturun burda denilecek.. Ama 3 ay sonra gelip herşeyi bildiğimize çeviririz..

 Zayıflamak istiyorum.. Hayır zayıflamam gerek demiyorum.. Kabul etmiyorum artık böyle bir zorunluluğu.. Sadece istiyorum.. Ama herkes benden daha meraklı bu konuda.. Herkes de bir fikir..Herkes de bir uyarma sevdası.. Kendi koca göbekleri ve götleriyle, kırk yılda bir yaptıkları keyifli sahil yürüyüşlerini- ayaklarında terliklerle denize baka baka- referans göstererek spor yapmak hakkında akıl veriyorlar.. İçimden çok şey demek geçiyor.. Nasılsa anlamayacak ve terbiyesiz bu diyerek kendilerini haklı çıkaracaklar..

Bunca şeyden sonra tek düşündüğüm gitmek.. Ait olduğum istediğim Hayat'ın orada bir yerde durduğunu benimse burada sıkışıp kaldığımı hissediyorum.. Tam inşa ediyorum, yaklaştım derken birinin onu yıkıvermesinden yıldım.. Belkide durduğum yerde bir sorun vardır diyorum.. Belkide herkesten herşeyden sıyrılmam gerek... Bilmiyorum..

24 Temmuz 2011 Pazar

SAYIKLAMALAR..

Sabahın dördünde, bu defa Akçay'da terastayım.. Bu gün hesapladık.. Biz buraya gelmeye başlayalı 13 yıl olmuş.. Bana hala çok yeni gibi geliyor oysa.. Hala kayboluyorum mesela buranın sokaklarında.. Hala hangi köprü birinci hangisi ikinci çıkaramıyorum..

 Yeni bir adamla tanıştım.. Nasıl biri? Billmiyorum.. Çok eski kafalı.. Çok modern.. Çok akıllı.. Çok saf.. Çok bencil.. Çok kendinden veren.. Sadece konuşabiliyoruz.. Belkide en bilmem gereken bu.. Tek bir konuya takıldım aslında.. Benim uzun ilişkilerim olmaz dedi.. Gitmem gerekirse canımda yansa giderim.. Beylik cümleler mi.. Yoksa ciddi mi bilmem.. Belkide hepimizin, her ilişkinin başında kurduğu cümlelerden olduğu için garipsedim.. Aynı cümlelerle cevap verdim.. Tek farkla.. Benim hiç kısa ilişkim olmadı.. Vazgeçemediğimden değil.. Sevmeye saygısızlık edemediğimden.. Başkasının Hayat'ına kafama göre girip çıkma terbiyesizliğini yediremediğimden..

 Arkadaşım eşiyle tartışmış..Biri kalk git demiş.. Diğeri nasıl giderim diye düşünüyor.. Sonra duydum ki barışmışlar.. Bilemedim..Üzülmek mi gerek.. Yoksa sevinmek mi..

 Eski sevgililer her an dönebilecekleri inancıyla yollara düşmüş.. Her biri giderken benden yanlarına aldıkları parçayı sevgilerine şahit gösteriyor.. Ama ben zaten o parçamı aforoz etmemişmiydim onlarla giderken.. Şimdi geri gelen benden değil..

 Uzun yıllar önce bir erkek yüzünden kaybettiğim bir dostum vardı.. Asla geri gelmedi.. Pişmanda olmadım.. Zamanla vazgeçtim varlığından.. Yanında  olmamam onun için daha iyi, anladım.. Birde bir kız yüzünden kaybettiğim bir dostum vardı.. Varlığını baya aradım.. Kafamdakiler fakir kaldı.. Dostum geri geldi.. İçim bir garip rahatladı.. O yokken olan herşeyi anlatmak istedim uzun uzun.. Yıllar önce okuduğum kitabı, yeniden okuduğumu anlattım mesela.. Kitabın konusunu değil.. Neden yıllar sonra elimin bu kitaba gittiğini konuştuk..

 Yıllar sonra aynı kitabı yeniden okumak istedim birden dedim ya.. Sorularımın cevaplarının içinde olduğunu bilir gibi..  Hayyam'dan Hayat'la ilgili sorularıma cevap istedim önce.. Anlattı.. Nizamülmülkten varlıkla ilgili sorularıma yanıt istedim.. En son Hasan Sabbah'ta vazgeçmemekle ilgili öğüt aradım..


Merak sardı beni.. Yüzyıllar sonra hatırlanmak nasıl bir duygu acaba diye.. Bu adamda bunu yapmıştı desinler istedim birileri.. Kaybolmaktan korktum.. Ya da hiç bir şey yapamadan, Hayat'ta bir iz bırakamadan çekip gidivermekten.. Herkesin bir görevi var bu dünyada demişti.. İçten içe bildiği.. Ama ya cesaretsizlikten, ya umutsuzluktan, ya da bilemem ne sebepten unutmak istediği.. Belkide bu yüzden yarımız hepimiz..

 Başka bir zamanda yaşamış olsam, bir anlatıcı olurdum gibi geldi bana.. Uzun, kocaman, insanı alıp götüren hikayeler anlatan biri..

 Dünyada  görmek istediğim bir sürü yer var.. Pompei görmek istiyorum mesela.. Sonra Bastill  Hapishanesini.. Kızıl Meydanı.. Venedik'i.. Nil'de uyanmak istiyorum mesela bir sabah.. Bazen kafamda bir  ses vakit kaybediyorsun diyor.. Belki kader.. Belki tesadüf.. Belki de işaret ne derseniz deyin.. Ben turizmle uğraşmak istemiyorum dedikçe.. Kendimi hep orda buluyorum..

Aşık olmak istiyorum.. Salakça belki.. Ama deli gibi kıskanılmak istiyorum.. Hesap soracağım biri.. Hesap soracak biri olsun istiyorum.. Ama her defasında dünyanın en rahat insanları çıkıyor karşıma.. Kıskanmak yerine, ne zaman çekip gideceklerine dair cümleleri oluyor hep.. Belkide hepimizn cebinde var onlardan.. En baştan güvenmiyoruz birbirimize..

Bu gün ufak yeğenim evlenip evlenmeyeceğimi sordu.. Hayır dedim.. Hayat'ımı adayacak kadar değerli bir adamla tanışma şansına erişmedim henüz diyemedim.. Basit bir "hayır" dedim.. Ben evlenicem çocuklarım olacak dedi.. Ben ne olucam dedim.. Seni huzur evine vericem dedi.. Orda huzur bulurum umudu var içinde.. Onun için her kelime hala birebir karşılında.. Bizimse her kelimemizin ardında başka anlamlar yüklü.. Sanki her birisinin gölgeleri var gibi..

Evlenmeye niyetide olsa gece kucağıma yatıp, saçımı okşasana dedi.. Sütünü yaptık.. Yastığımızı aldık.. Terasta kucağıma yattı.. Ben saçlarını okşarken, ona aynı ona benzeyen bir prensesin masalını anlattım.. Uyudu.. Hepimiz o masalı içimizden tekrarlarken uyumuyormuyuz sanki diye düşündüm..

 Biz çok saf çocuklardık galiba.. Evlenicem demeye utandım ben hep çocukken.. Birisi takılsa, "Demesin öyle ya!!" diye ağlayanlardandım.. Mesela hiç sevgi ya da şevkat isteyemedim.. Saçımı okşasana demek aklıma bile gelmedi.. Garip çocuklardık aslında.. Sevilmekle, sevilmemek arasında kaldık.. Sevildiğimizi bildik, konuşma aralarında duyduk.. Ama hiç göremedik..

Dedemi hatırladım bu gün.. Birde tüfek kullanmayı öğrenelim diye lahanalarla yaptırdığı talimleri.. Yine bayram geliyor.. Bayram kahvaltıları bir garip o gitti gideli.. Masanın başında oturmadığından.. Belkide biz giderken arkamızdan kimse ağlamadığından artık..

Yarın yolculık var.. Şehr-i İstanbul'a.. Konstantinapolis'e.. Islambol'a.. Hepsi yüzyıllardır aynı değil mi.. Hiç anlatmadınız.. Ben yokken Kız Kulesi kavuşabildi mi Galata'ya?

18 Temmuz 2011 Pazartesi

"Geri Verme Şansımız Var mı?" Bir Umudun Hikayesi!!

17 Temmuz 1988 yılında bir hastanenin bahçesinde ailecek piknik yapıyorduk biz.. Evet evet bir hastanenin bahçesinde.. Zaten son bir iki ayımızda, bir tuhaf geçmişti.. Kendi evimizde kalmıyorduk.. Annanemde kalıyorduk.. Oradaki ev kalabalık olmasına rağmen, neden orda kaldığımıza anlam verememekle beraber gündüzleri yengemle atölyede oynayabildiğim için bu tuhaf duruma sesde çıkarmıyordum yani..  Tek derdim evimiz yol kenarında olduğu için sabaha kadar susmayan arbaların sesiydi.. Gece uyanıp susturun bu arabaları diye ağladığım anlatılır hala ..

 Sadece 5 yaşındaydım.. Oyun oynayabildiğim sürece sorun yoktu ve  bunun içinde dayımın üç katlı konfeksiyon atölyesinden iyi bir yer olamazdı.. Oyuncak bebeklerime hergün ayrı elbiseler dikilir, yatak yorgan yapılır.. Uykum gelince en alt katta kumaş deposunda, ki orda kalıp çıkartılırdı, benim için kumaş toplarının en üstüne yataklar yapılırdı.. Giriş katında kocaman bir yemekhane vardı.. Tüm gün oraya gelip gider annanemden kurabiye, poağaça alırdım.. Dedemin ceplerinde her zaman çok sevdiğim şamfıstıkları olurdu.. Bir çocuk daha ne ister?

 İşte o 17 Temmuz sabahı hastanenin bahçesinde, bir çocuğun asla istemeyeceği ama büyüdükçe "Allahım ya olmasaydı" diyeceği bir bekleyiş içindeydik biz.. Ailece beni oyalamaya adanmış bir gün.. Hala yediğimiz o kocaman şeftalileri hatırlarım..

 Sonrasında aslında hatırladığım şey, bir hemşirenin gelip beni aldığı.. Hiç korkmadan peşine takılıvermiştim.. Heyecanlı heyecanlı gelen hemşire "Gel bak sana ne göstereceğim" diyerek beni içeri soktu..Koridorları hayal meyal hatırlıyorum.. Bir sürü insanı geçtik.. Sonra bebeklerin olduğu yere geldik... " Senin için bir hediye var, burda!!" diyen hemşireye tuhaf tuhaf baktığımı hala hatırlıyorum mesela.. Orada tosun gibi, koca kafalı, simsiyah saçlı bir bebek!!! (Hatta o kadar yumuk yumuktu ki ilerleyen yıllarda aile arasındaki adı "Yumoş" olarak kaldı)  Evet uzun süre ağırlığı yüzünden kaldıramadığım, beraber çekilmiş tüm çocukluk resimlerimizde kucağımda yastık gibi duran bir bebek!!

  O günün ardından eve döndüğümüzde oyuncak bebekler, bileziklerle beni kandırmaya çalışan sevgili ailem.. Sürekli ağlıyordu bu!! Oyunda oynayamıyordu.. Kucağımada alamıyordum zaten.. Geride almıyorlardı bunu hastaneye.. Üstelik her gelen misafir oyuncaklarımı paylaşmamı, onu korumamı söyleyip duruyordu.. Off bu bebek sorundu!!

 Bu gün aradan 24 yıl geçmiş.. Koca kafalı bebeğim tam 24 yaşında.. Gerçi o hala 23 buçuk diyor ama olsun.. Kendisini geri veremedik (Evet hala ara ara annemlere teklif ediyorum).. Hala kucağıma alamayacak kadar kocaman.. Ve evet hala sesi çok çıkıyor..

Ama hemşirenin dediği doğru çıktı.. Ufaklık hediye oldu bana.. Yanında ağladığım.. Dertleştiğim..Söylendiğim.. Sarıldığım.. Başka arkadaşa, dosta ihtiyaç duymadığım..

 Bu gün ufaklığın doğum günü.. Sabahtan beri etrafta dolaşıp kutlamayacakmısın doğum günümü deyip duruyor.. Bana ne diyorum senin doğum günün.. Kıskandın mı beni diyo? Ne kıskancam diyorum.. Sen beni kıskandın asıl önce ben geldim!!

Biz birbirimizi yerken, babacık gidip iki pasta alıyor.. Bu gün itibariyle elimizde 24 yıllık, iadesi ve değişimi olmayan bir Yumoş var.. Ben elimizdekini kabullendim.. Yapacak bir şey yok.. Her sabah asık suratıyla kalkıp bana sarılmasını özlerim zaten.. Sonra sen bana bu gün hiç şevkat göstermedin nasıl ablasın diye sırnaşmasınıda unutmamak gerek..

 Yumoş'um nice yıllara!! Doğum günün kutlu olsun.. İyiki geldin, gelmesen ben çok sıkılırdım buralarda.. Ve evet seni kocaman ama kocaman seviyorum!!

Zeus'un Memleketlisiyim Bu Günlerde

Tüm gece "off uykum geldi" diyerek esnedikten sonra, herkesin uykusunu getirmeyi başararak odalarına yolladım.. Hepsi gidince de kendimi terasa attım.. Burda en güzel zaman gece herkes çekildikten sonraki zamandır.. Sessiz sakin.. Sadece çekirgelerin sesleri var.. Ve evet burda yıldızları daha rahat görebiliyor insan..  Ama en güzeli tepedeki koskocaman ay!! İstanbul'da bu kadar yakın, bu kadar dokunulabilir gelmiyor sanki insana..

 Akçay'a varışımızın ikinci günü.. Yolculuğumuz daha önce size anlattığım otobüs yolculuklarından pekde farklı olmadı.. Seçtiğimiz daha doğrusu yer olmadığı için seçmek zorunda kaldığımız otobüs firmasının Dudullu'daki otogarında başladı zaten şenlik..

Eski Harem otogarını hatırlarmısınz bilmem.. Böyle mahşer yeri orda kurulmuş gibi olurdu.. Her şiveden insan sesi duyar, memleketlerinden çuval çuval erzak getirmiş teyzeler,  tatile gideceklere bir tuhaf bakardı.. Onlar için sosyetik, zengin vb. gibi gelirdiniz.. O kadar kalabalık olurdu ki yanınızdakini kaybettiniz mi bulmak imkansızdı.. Sonra otobüsler geç kalır, havasızlık, yazsa sıcak kışsa soğuk deli ederdi insanları.. Otobüsünüzü bulmak da öyle kolay değildi.. Kime soracağınızı bilemezdiniz.. Sorduklarınız ya tersler ya da cevap bile vermezdi.. İşte aynı bu sahneyi tekrar yaşadık biz, bu büyümekte olan otobüs firmasının Dudullu tesislerinde.. Aynısı.. Eksiği var fazlası yoktu yani..

Bunlara ek otobüslerin karışması durumu vardı ki oda ayrı bir komediydi.. Herşey 50 numaralı yolcunun yanına benim koltuğumda 50 numara diye gelen amcayla başladı.. Muavincik (Hakkını yememek lazım, baya uğraştı ve insanların bağrışlarına sabır gösterdi), aynı sefer sayılı iki otobüs olduğunu, birinin sonunda tre(-) işareti olduğunu söyleyincede karıştı ortalık.. Herkes biletini sormaya başladı.. Çocuk kimisini öteki otobüse yolluyor, kimisine kalın diyor başladı bir curcuna otobüsün içinde.. 22.30 otobüsü 23.00'da hala yerleşememişti. En son olaya isim listesi ile çözüm bulundu da, yola çıkabildik..

 Size uzun uzadıya yolculuğu anlatmayacağım.. Klasik otobüs yolculuğu oldu işte.. Ama "Ben yıllardır uçakla gider gelirim, 20 yıldır otobüse binmedim" diyen kızcağızın çantasından böreklerle dolu tası çıkarışını anlatmamam gerek.. Dönüp "Pardon, uçaktan kalma alışkanlık mı?" diye sormamak için kendimi zor tuttum..
 

8 saat süren yolculuğun ardından, babacık karşıladı bizi.. Kocaman kocaman sarıldı (bizim babacığın kendiside kocamanda) eve geldiğimizde babanem zaten balkonda bekliyordu.. Annem çay suyunu koymuş, kahvaltıya hazırlanıyordu.. Yol byunca uyumuş olsanızda yataktaki uykunun yerini hiç bir şey tutmuyor.. Hemen odaya çıkıp pembe çarşaflarımın içine attım kendimi.. Annem birgün önceden odaları temizlemiş, mis gibi sabun kokuyordu heryer.. Kaz Dağlarına karşı derin bir uyku gibisi yok..

 Eğer Akçay'daysanız, sabah kahvaltısında yemeniz gereken iki şey; köylü kadınların yaptığı peynir ve yeşil zeytindir.. Tadıda kokusuda bir başkadır burada.. Bu yıl buna bir yenisi daha eklenmiş.. Sevgili komşumuz Bursalı Teyze, bahçede sebze yetiştirmeye başlamış.. Tüm site bunu tutunca, kocaman bir bahçe olmuş.. Domatesler pardon "domatlar", biberler, taze fasülyeler, salatalıklar, bamyalar.. Kahvaltıda yediğimiz domatesin renginin kırmızı değilde turuncu olduğunu kırmızısını görünce anlıyor insan.. Birde fırından yeni çıkmış sıcacık ekmek..

 Denize gelince bu gün dalgadan ve Pazar olmasından dolayı gelen krocuklardan başka süper, harika, müthiş.. Hani o ilk denize girişinizde bir cızz yapar ya teniniz.. Off diyorum size yani..  Dışarının yakan sıcağındna sonra Ege'nin buz gibi kaynak sularıyla karışan serinliği.. Karşınızda Kaz Dağları.. İnsan düşünmeden edemiyor.. Boşuna değil bu kadar düşünce adamının, şairin, tarihçinin bu kıyılardan çıkması.. Tesadüf olamaz diyorsunuz.. Sanki o koskoca dağların en tepesinden Zeus sizi izliyor gibi bir hisse kapılıyor insan.. Bir oyun gibi her yeni günde Zeus'un bu gün ne oyun hazırladığını düşünüyorsunuz..

 İnsan burada, anlatmak zorunda hissediyor birşeyleri.. Mutlaka kaydetmeliyim.. Mutlaka yazmalıyım diye geçiriyor.. Ve burada Hayat yüzyıllardır ruhunu koruyor gibi geliyor..

15 Temmuz 2011 Cuma

Otobüsümüz 10 Dk Mola Vermiş Olup, Çaylar Müessesemizdendir!

Yarın bu saatlerde muhtemelen yolda, denize doğru gidiyor olacağım.. Cumartesi sabahı otobüsten indiğimde deniz kokusu karşılayacak beni..

Kendi evi olunca insanın her ne kadar tatil moduna giremesede, denize girmek düşüncesi bile bir heyecanlandırıyor..

Düşünsenizze mayo? giyildi.. Plaj çantası? hazır.. Şıpıdık terlikler? ayakta.. Denize doğru yürüyorsunuz.. Güneş yakıyor omuzlarınızı.. Deniz kokusu geliyor hafiften rüzgarla.. Kumasala ayağınızı basıyorsunuz.. Offf ne sıcak lan bu kumlar!!.. Koş koş!! Hemen bir şemsiyenin altına girmek gerek.. Yandı ayaklarım ama ya!! İnsanlar koşuşuyor denizde.. Ahaa bak top oynayanlar var.. Çocuklar çoktan kaynaşmışlar.. Hemen eşyaları bırakıp denize doğru istekli ama ürkek adımlarla yürüyorsunuz.. Eee burası Ege öyle benzemez başka denize.. Kaz dağlarımı dersiniz yoksa İda'mı bilmem.. Kaynak suları denizi buz gibi yapmıştır kesin!! Önce bir adım.. Sonra bir adım daha.. Off yaa harbiden soğukmuş ha!! Geçen sene bu kadar değildi??

Düşünmesi bile güzel dememişmiydim ben size.. Herşey iyi güzelde en sevmediğim tarafı yolculuk kısmı benim.. Ben  uzun yol sevenlerden değilim.. Öyle yola baka baka, geze geze gidenlerden hiç değilim.. Belki sabırsızlığımdan belki uzun süre aynı yerde duramamamdan.. Git git bitmez bana yol.. Sıkıntısı bir gece öncesinden çöker..Kurarımda kurarım.. Sabaha kadar kim bilir kaç kez o yolu gider gider gelirim kafamda..

Takdir edersiniz ki, çok sevimli bir yol arkadaşı sayılmam bu durumda.. Bu yüzden mümkün olduğunca gece yolculuk yaparım.. Hem böylece tüm yol boyunca konuşmak zorundada kalmıyor insan.. Mide bulantısı yok.. Sıkıntı yok.. Gereksiz konuşup duran insanlar yok.. İkide bir birşeyler ikram eden host yok..


Mesela yolda birşey yiyip içmeyi hiç sevmem.. Ayy ikramları fırsat bilip ne varsa almaya çalışan, ikişer üçer alan beleşçi tipler vardır otobüslerde hani, çok sinir olurum onlara.. Bir keresinde ben istememiş olmama rağmen yanımdaki teyze, zorla cola almıştı bana.. Keten bir pantolonum vardı.. O yıllar çok moda Koton'dan almışım.. Tahmin ettğiniz gibi döküldü üstüme.. Ne kavga etmiştim kadınla.. Otobüsü falan durdurmuşlardı.. Hayat işte..

 Birde çoluk çocuk binip, çocuğu sürekli ağlayanlar vardır.. Susmak bilemez o çocuk.. Anasıda istediğini vermez.. Sanki tüm otobüs alkış tutacağız, " vay be ne iradeli anne "diye.. İçten içe söylenir tüm yolcular.. Bunların birde çocuk emanet eden türleri oluyor malesef.. İlk mola yerine girer girmez sizin inmeye niyeitniz olmadığını görür görmez "Ben iki dakka bir hava alsam gelsem? Siz burdasınız değil mi?"  Sanki paket emanet eder gibi çocuğu size bırakır iner aşağıya.. Siz hiç otobüste size cüzdanını emanet eden gördünüz mü? Etmez kimse ama çocuklarını bırakmak için bir yabancıya güvenirler işte..

 Arızayım yolda dedim ya.. Kimselere güvenmem öyle.. Ne konuşurum, ne cevap veririm sorana.. Binince yanımdakine kibarca bir merhaba iyi yolculuklar derim o kadar.. Birde inerken iyi günler.. Daha ne olacak akraba çıkacak değilimi ya..

Otobüs yolculuklarında mutlaka yanına alınması gerekenlerim vardır benim, el çantama atarım heman onları.. Bir:  ince bir şal.. Klimaların ayarı bir türlü tutmaz çünkü.. Çocuklu bir hanım "çocuk üşüyor kapayın" der kapanır.. Menepozlu bir teyze "amaan sıcak bastı açın "der açılır.. Bu yüzden tedbirinizi almak gerekir.. İki : uyku gözlükleri.. Evet biliyorum.. Millet size deli bu diye bakacak.. Kendi aralarında gülecek.. Ama tam uykuya daldığınızda belediye otobüsü misali mola verip duran otobüsler var halen.. Otobüs durdu, hoopp ışıkları yakarlar.. Kardeşim belki ben inmeyeceğim sana ne? Beni neden uyandırıyorsun değil mi?.. Üç : Bir ağrı kesici.. Siz çantanıza atında.. Klima çarpar.. Sinir basar.. Migreniniz tutar..  ve Dört: Leke çıkarıcı mendil.. Bildiniz.. Zorla size cola alan teyzelerin döktüklerini temizlemek için..

Sonuçta benim için en ideali, gece yolculuğu.. Derin bir uykuya dalıp gözlerimi denize açmak niyetindeyim.. Hani derler ya kuuuuşş gibi insan, bir orda bir burda azizim...

14 Temmuz 2011 Perşembe

Kendine Sesini Duyuramıyorsan Yazmak Zorundasındır..

Ihlamur severmisiniz?  Bu yaz sıcağında ne ıhlamuru demeyin sakın..Şimdi yaptım daha.. Karanfilde koydum içine.. Kedili kupama da doldurdum.. Balkona attım kendimi..  Belki uykumu getirir dedim ıhlamur..

Aslında bir sürü şey yazdım.. Sildim.. Ne kadar doğru bilemedim, bunları anlatmak.. Mesela manyak bu dermisiniz dedim.. Ya da delirmiş bu bir doktor lazım buna.. Hani insansanın kafası karışır ya bazen.. Size de olur mu bilemedim..

Sonra aklıma neden yazdığım geldi.. Anlatmak gerek bazen dedim.. Yazmak gerek.. Kendine sesini duyuramıyorsan eğer.. Bırak dedim yaz.. Yazdıkarın okunur elbet..

 Bomboş geçirdiğim, uzun uzun uyuduğum günlerden biriydi bu da işte.. Tüm günümü harcadım gitti.. Böyle böyle 28'i görüyor insan herhalde.. Anlamıyorsun bile.. İlk okula giderken hangi sene 18 yaşında olacağını hesaplarken, "Hangi ara 28 oldum ben ya?" derken buluyorsun kendini..

 Tuhaf bir depresyondayım bir zamandır.. Hani derler ya ekseni kaydı dünyanın, hah tam da öyle eksenim kaydı bir yerlerde benimde..

Hiç birşey yapasım yok ne zamandır.. Kalkasım yok.. Uyuyasım yok.. Umrumda değil pek çok şey..  O ölmüş bu kalmış.. Birileri üzülmüş.. Ötekiler sevinmiş.. Tek hissettiğim yorgunluk.. Birde kızgınlık.. kendime..

Geceleri uyuyamıyorum mesela.. Gün doğduğunda ancak sızmış oluyorum.. 7'de yeniden uyanıyorum..Bizim ufaklıkla kahvaltı yapıyorum.. Sonra yine yatıyorum.. Alarm çalıyor kapatıyorum.. Yeniden  uykuya dalıyorum..

Hiç bir şey hissetmeden sürekli uyuyorum.. Bazen o kadar geç uyanıyorum ki, Gün bitmiş bile oluyor.. Kendime kızıyorum.. Her gün tartıya çıkıp tartılıyorum.. Ve evet gram vermemiş oluyorum.. Buzdolabına gidiyorum, yiyecek birşeyler alıyorum.. Salona gelip televizyonu açıyorum.. Boş boş cinayet dizileri izliyorum..

Bilgisayarı açıyorum sonra.. Facebook'a bakıyorum.. İnsanlar işe gidiyor.. Eğleniyor.. Yurtdışına gidiyor.. Evleniyor.. Nişanlanıyor.. Çocukları oluyor.. Sevgilileri oluyor.. Alışveriş yapıyorlar.. Gülüyorlar.. Ev alıyorlar.. Kıskanıyorum deli gibi ve kendime kızıyorum.. Kapatıp aptal bir oyuna bakıyorum sonra.. Sonra yine saat geçiyor.. Gece oluyor.. Ve ben uyuyamıyorum..

 Hep böyle miydi Hayat benim için, düşünüyorum.. İnce olduğum günler.. İşimin olduğu günler.. Şehir şehir gezdiğim günler.. Beni seven birinin olduğu günler.. Sevgilimin kokusu.. Her sabah keyifle kalktıp sahilde gazetelerimi okuduğum günler..

 Uzun zamandır resim çektirmekten nefret ediyorum mesela.. Halbu ki ne çok severdim.. Bir arkadaşım vardı.. Şimdi adını hatırlayamadığım..Fakültede fotoğrafçı olmak isterdi.. Ona modellik yapmak ne mutlu ederdi beni diyorum.. Şimdi mecburen çektirdğim resimleri bile görmek istemiyorum halbuki ..

Her gün bir yere giderdim sonra.. Seminerler.. Konserler..  Toplantılar.. Geziler.. Yataktan çıkasım yok ne zamandır..

Saçımı taramak zor geliyor.. Oje sürmek.. Rejim yapmak.. Kitap okumak bile sıkıyor  beni.. Bazen bir bitki gibi yaşamak istiyorum sadece.. Uyuyup yemek yiyerek mesela..

Sanki kafamda kocaman bir sis bulutu yayılıyor..  Arkasını göremiyorum.. Bu ben miyim? Değilim biliyorum.. Kalk diyorum kendine gel diyorum.. Sesim çok uzaktan yankılanıyor sadece.. Uzaktan kendimi izliyorum.. Bir başkasının başarısızlığını izler gibi bakıyorum kendime.. Sanki bir rüya görüyorum da birden uyanıverecekmişim gibi bir his kaplıyor içimi.. Rahatlıyorum..

Ufak halim beliriyor sonra kafamda.. Ona verdiğim sözleri tutamadığım için utanıyorum..Bakamıyorum.. Yeni sözler veriyorum.. Korkma sen diyorum.. Başarıcaz bir kez daha.. Güçlüyüz biz.. Yapabiliriz.. Yeniden kurabiliriz herşeyi.. En baştan başlayacağız söz.. Bir daha hiç kimse dalga geçemeyecek bizimle.. Bir daha hiç kimseye özenmeyeceğiz diyorum..Bak mesela yarın rejime başlayalım? Olmaz mı? Daha önce yaptık yine yaparız? Sana söz toplayıp kendimi bir işe başlayacağım hemen.. Herşey yoluna girecek.. Söz ne olur ağlama söz bir daha hiç kimse dalga geçemeyecek seninle.. Kimse küçük göremeyecek seni şişmansın diye.. Kimse seni, sahip olduğun yetenekleri sırf bu yüzden görmezden gelemeyecek.. Sana verdiğim sözleri tutacağım ne olur ağlama.. Korkma artık ne olur..

Sonra gece oluyor.. Ben uyuyamıyorum.. Gün doğarken uyuyakalıyorum yatakta... Sonra 7'de kalkıp kahvaltı yapıyorum ufaklıkla.. Sonra yine uyuyorum.. Bazen uyanıyorum.. Gün çoktan akşam olmuş oluyor..

10 Temmuz 2011 Pazar

BAHÇE..

Saat gecenin üçü..  Yok sabah oluyor değil mi bu.. Bir Pazar sabahı saat üç.. Uzun zamandır kayboldum Hayat'ın içinde.. Hayallerim, duygularım, amaçlarım bile kayboldu belkide.. Birisi olmak için uğraşırken bir zamanlar.. Birden birisine benzemek için uğraşırken buldum kendimi..

 Hayat tuhaf aslında.. Boş boş televizyona bakarken, Osman'ın kokusu geldi sanki burnuma.. "Osman" babanemim benim için aldığı fesleğen bu arada.. Çocukluğumdan beri her baharda alır bir tane.. Ve ben onu bir başka severim.. Her gelen Osman aynıymış gibi.. Hiç ölmüyor ya da değişmiyor gibi..

Ne diyordum ki ben, ha balkon.. Eskiden günlük tutardım ben.. Hala bazılarına da bakarım arada.. İçindekileri anlatmak iyi gelirmiş insana.. Balkon.. Burası benim yaz-kış yazdığım yerdi bir zamanlar.. Hep de bu saatlerde.. Osman'ın kokusu ile.. 

 Balkon bir bahçeye bakar burada.. Apartmanın tam girişine.. Tüm gün onca hareketlilikten sonra bir sessizlik sarar girişi.. İşte o zaman sessiz sokakta gezen kediyi görebilirsiniz.. Sonra bahçe kapımızın tagına sarmış gülleri ve onu kucaklamış olan Hanımelllerini.. Ve tabiki  apartman ahalisinin yıllardır "aşılatalım da meyve versin" ile "aman çoluk çocuk dolar bahçeye" kararsızlığı arasında gidip geldiği limon ağacı, büyük çamın dalları altında yükselir..

 Yaz kokar burda her yer.. Hanımeli ile gülün kokusu karışır birbirine..  İğde ağacı eşlik eder onlara.. Nar ağacı kırmızı çiçeklerini açarda açar burada.. Üst bahçenin kokusu karışır, bizimkine..

 Sokak o kadar sessizdir ki burada.. Sadece arada yoldan geçen bir iki arabanın sesi gelir bu saatte.. Birde martıların yer kavgası.. Huysuz iğde ağacının yaprak hışırtısını da duyabilirsiniz üst bahçeden.. Keyfi yerindeyse, deniz kokan rüzgarla oynaşıyordur kesin..

Burada en güzel hayal arka bahçede kurulur.. Apartman ahalisinin diktiği çamların altında.. 25 sene.. Yanınızda siyah saçlı, çekik gözli bir kız çocuğu.. Yegane oyun arkadaşınız.. Değişir insalar büyünce derler..  Ama burada hep o küçücük halinizle kalırsınız.. Elinden tutarsınız yine o çocuğun .. Diğer elinizde oyuncak bebekleriniz.. Çimlere uzanırsınız.. Mavi gökyüzünden bulutlar geçer.. Bebekler.. Gemiler.. Atlar.. Luna parklar.. Balonlar.. Hatta açsanız kızarmış patatesler..

 25 sene.. İlk aşklar.. ilk kavgalar.. İlk dostlar.. İlk yollar.. İlk ayrılıklar.. İlk okula gittiğiniz gün bile sizi o merdivenlerde bekler burada.. Önünde denizci formanızla durup, resim çektirdiğiniz o gün ordadır işte..Yıllar sonra face de bulup, sevinçten ağladığınız, oyununuzun yarım kaldığı diğer oyun arkadaşınızda  hala orda bekliyordur sizi.. Topunuzun sesine sinir olan Kedili Teyze..Annane.. Sizinle oyun oynayan o abla.. Orda durur sesleri..

 Dedim ya 25 sene.. Eski bir oyun gelir aklınıza.. Eski bir arkadaştan kalan.. Oyun kilimizin renleri canlanır birden.. Sonra mutfak takımlarınız.. Yemek yaptığınız yapraklar.. Pastanızı süslediğiniz minik papatyalar..Yağmurlu bir günde nasıl bahçeye çıkamadığınızı anarsınız sonra..

Eski bir öğüdü hatırlarsınız belki.. Karşı komşunuz Pamuk Annanenin yadigarı.. Ve gökyüzüne bakarsınız.. Dediği gibi.. "Allah dualarınızı kabul ettiyse bir yıldız yakar gökyüzünde.. Kaldır başını ve bak.. Eğer oradaysa bil ki yanlız değilsin artık.."
 
Ve yıllar sonra bir gece arsız bir fesleğenin kokusuyla kendinizi balkona attığınızda.. Dışarıyı görmek için parmaklarınızın ucunda durduğunuz balkona, artık büyük bile geliyor olsanız.. Hanımelinin gülle karışan kokusunu çekersiniz içine.. Ve başınzıı kaldırıp yıldızınıza bakarsınız.. Hala oradamı diye.. Yeniden umut dolar içiniz.. Ve evet.. Sana dair herkes oradadır.. Bilirsin.. Sen kimsin..

4 Temmuz 2011 Pazartesi

BURALARDA İLİŞKİ DEDİĞİN, KİLOYA ENDEKSLİ Mİ NE?

Terk edilme konusunda bir kitap yazabilirim.. ilk kitabım bu olursa, ikinciside kesin gidipte geri dönen sevgililer üzerine olur.. Hepsi önce başımı döndürecek şeyler yaparlar, sonra normale dönerler, sonra kafaları karışır ve uzaklaşırlar.. En sonda terk ederler..Aradan en az 6 ay geçer, önce facebooktan ya da msn'den yazmaya başlarlar.. Sonra dönmek için yol yapmaya..

Bunu şimdi neden anlattım, dün Işıl'ımın nişanı vardı, Semoşu evlendireli zaten oldu 2 yıl.. Bir ben kaldım anlayacağınız.. Nişandan sonra eve geldiğimden beri kafam bu dolanıp duruyor işte.. Bu adamların zoru ne? Önce bir telaş peşime düşüyorlar, sonra bir telaş gidiyorlar.. Tam ben durumu kabulleniyorum, bir bakmışım geri gelmeye çalışıyorlar..

En başından saymaya başladım adamları:  Gazeteci (2 yıl beraberdik 1 yıl ayrılmamız sürdü), Hoca (1 buçuk yıl beraberdik), Baytar (1 yıl beraberdik) ve burdan sonra film kopuyor.. En son ve en uzun olarak 8 ayla bitiyor diyeyim size..


Önceleri gayet normal sürelerde giderken ilişkiler, Baytardan sonra yoldan çıkıyor.. Öyle kolay güvenen, hayatına birilerini sokmaya meraklı biride değilim halbu ki.. Çoğu insan kasıntı bir ukala olduğumu düşünür .

İlişkilerde gidişat aynı; çiçekler, mum ışığında yemekler, kapılarda beklemeler, süprizler.. Sonra normal bir ilişki haline geliyor..Bu noktada bende durumu kabullenmeye "ahh ahhh benim adamda" diye başlayan cümleler kurmaya başlıyorum..

Sonrasında her zaman ki takıntım iş başına geçiyor.. Ben tombulum!!! Aman Allahım bu adam benle ne yapacak?? Hiii bunu nasıl giyeyim?? Hiii annesine nasıl gösterecek bu resimleri, kadın bu ne diyecek kaç sevgilin var (o kadar tombulum yani) ?? Tabi durum böyle olunca bendeki kendine güven yerini bırakıyor bir telaşa, bir endişeye.. Bir de kıskançlık başlıyor.. Adamlar önce şaşırıyor, ne oldu buna diye; sonra bakıyorlar ki bu çıldırmak üzere nasıl kaçacaklarını bilemiyorlar herhalde..

İlişkilerin durumuna bakınca, ben kilo aldıkça ilişkiler kısalmaya başlamış!! Benim kilo tavan yapınca, benim kapris, sinir artmış.. Eh tabi tüm hırsımıda bu adamlardan almışım ki ben!!

Rejim yap diyeceksiniz biliyorum.. Onuda başaramıyorum galiba.. Allahım seviyorum yemek yemeyi de yapmayı da.. Bizde bir araya gelinen tüm herşey yemek masasında geçiyor.. Mesela dün akşam nişan yaptık, bu sabah kahvaltıda toplanıp, gecenin dedikodusunu yaptık (Sizede anlatırım bir ara, o yengeyi görmeniz gerekirdi,  o kadar konuştu ki kızı isteyemediler..Siz düşünün artık..)

Hayat'a suç atmaktansa, arızanın bende olduğunu kabul etmek kolay değil tabi.. En azından nerde filmin koptuğunu öğrenmiş olduk.. Tuhafı bu zamana kadar neden diye sormamış olmak herhalde..

Çok fena rejimdeyim.. Kitaplarım hazır, listelerim tamam, evdeki tüm çikolataları yok ettim :)

3 Temmuz 2011 Pazar

İT'TEN POST ESKİ SEVGİLİDEN DOST OLMAZ..

 Bu gün Hayat'ın benle eğlenme günüydü..Baya keyfini yerine getirdiğimi düşünüyorum kendisinin.. Zira bir kaç yıl önce kaybettiğim ve sonra geri yolladığı eşeğimi bu gün yeninde kaybedip geri verdi..

Nasıl oldu bunca şey derseniz, şöyle anlatayım size ben.. Eski sevgilimle arkadaşım hala.. Söyleyince garip geliyor biliyorum.. Ama ne var ki bunda?.. Sonuçta onca zamandır beraberlik var, en iyi tanıyanlardandır beni.. Neden vazgeçeyim bundan diyordum.. Taki bu güne kadar..


Şimdi olayı baştan anlatmak lazım aslında.. Eski sevgilim -ki biz kendisine Hoca diyelim, işi bu nede olsa- Bunca yıl sonra arayıp sorası tutmuş, çıktı ortalara.. Adam  biz ayrılınca ortadan kaybolmuştu da (adamı nasıl bunlattıysam artık).. Msnde yok, facebookda yok, arkadaş çevresinde yok.. Sonradan öğrendim ki bizim Hoca askere gitmiş..

Neyse bundan birkaç ay önce görüşmeye başladık yeniden.. Ama sakın yanlış anlamayın!! Tamamen dostça.. Hani içimde aman da benden ayrıldığına pişman olsun.. Yok efendim yeniden denesek mi desin.. Vay ben sensiz çok yanlız kaldım desin.. Hatta senin varlığını özledim desin.. Hiiçç böyle niyetlerim yoktu.. Aklımdan bile geçmedi yani.. Sadece arkadaşız biz..

Taki bu gün;  kadının biriyle buluşup, harika bir akşam geçireceğini söyleyene kadar.. Allahım aldı beni bir kıskançlık.. Deli olucam.. Yatsam yatamıyorum.. Otursam oturamıyorum..

Bu yetmezmiş gibi bir de  seninle de bu gün buluşalım öğleden sonra istersen  diyiverdi bana.. Eh  bu kıskançlıkla evde kendimi yiyeceğime, gider tribimi atar, onun huzurunu kaçırım bari dedim.. Peki ne oldu?.. Buluşmaya bir saat kala aradı paşam.. "Hayatım, burda çok yağmur var başka zaman buluşsak" dedi.. Şimdi tüm planlarımı bir seferde yuttuğuma mı yanayım, yoksa dışarıda bir damla yağmur yağmıyor olmasına mı?..

Evde çatlamak üzereydim kıskançlıktan.. Baktım olacak gibi değil yattım uyudum.. Ama orada da devam etti tabi kıskançlık.. Rüyamda bunu o kızla görüp durdum.. Bir öpüyor ki kızı sormayın.. Bir eğleniyorlar, bir gülüyorlar..

Kafamda bir sürü cinayet senaryosu.. Kesin kaşarın tekidir bu kız..Çok da çirkindir eminim.. Hatta kaprislinin tekidir.. Bunlar gibi yüzlercesi  uçuşurken, kalktım msn'i açtım.. Aaa bizim Hoca burada.. Hemen tribe başladım tabi.. Hem kendi kendime sinir oluyorum, hala ne tribi bu diye hem de kendimi tutamıyorum..Adam ne tribi bu dese, verecek cevabım yok! Ne diyeceğim? Kıskançlıktan çatlamak üzereyim!! mi ?

Sonunda ya tribim işe yaradı ya da Allah bana kıyamadı.. Çünkü gidemedi buluşmaya.. Daha doğrusu vazgeçti gitmekten.. Evet itiraf ediyorum.. İçimin yağları eridi, eridi de yarın bir gün sevgilim var derse, ne olacak onu düşünür oldum şimdi..

Neymiş İtten post, eski sevgiliden dost olmazmış.. Kayıtlara geçsin lütfen.. Diğerleri ile de dost olacağım diye tutturursam hatırlatırsınız bir zahmet..

1 Temmuz 2011 Cuma

VE YERYÜZÜNDE HAYAT BÖYLE BAŞLAR.. AŞK İLE..

Hayat.. dedik bir kere.. Bir masal vardır bilir misiniz? Yeryüzüne Hayat'ın nasıl indiğini anlatan..

Tanrı  Kadın ve Erkeği yaratır hani.. Sonra cennete yerleştirir de onları, o meşhur elmayı yasaklar.. Herkes biliyordur mutlaka.. 

 Elmayı yediklerinde yanına çağırır Tanrı her ikisinide..

Ve sorar Erkeğe..

 " Sen değil misin koruyup kollayasın, sevip saklayasın diye Kadını emanet ettiğim.. ve sen der  Kadına.. Sen değil misin Erkeğin canından alıp,  onu sevip bağlanasın ve yanında olasın diye yarattığım.. Siz değil misiniz der birbirine Aşk ile bağladığım.. Her şey bir yana nasıl olur da  vazgeçersiniz birbirinizden?"


Ve Tanrı anlasınlar ister aralarındaki bağı.. Her ikisini de yeryüzüne yollar böylece..

Yıllarca yeryüzünde birbirlerini aradıkları anlatılır, yüzyıllardır her efsanede.. Kadın ağladıkça meleklerin ona eşlik ettiği söylenir.. Erkek ağladıkça içinin özlemden karardığı..

Tam umutlarını kaybetmişken, acır Tanrı onlara ve birleştirir yollarını derler.. Ama her kadın ve erkek hatırlasınlar bunu ister..

Ve derler ki.. Bu yüzden Kadının gözyşalarını gökyüzüne saklar .. Her gece olduğunda parlasınlar diye.. ve Erkeğin gözyaşlarını yeryüzüne gömer.. İçini karartan özlemi gibi kömürlere..

 Ve bu yüzden ne zaman bir Kadın bir erkeğe ömürünü yanında geçirmeye söz verecek olsa.. Erkeğin gözyaşlarından bir parça ister parmağında.. Ve ne zaman bir Erkek  kadınını anacak olsa gökyüzüne bakar geceleri..


Ve yeryüzünde Hayat böyle başlar.. Aşk ile..