14 Mayıs 2012 Pazartesi

Ofis Dedikodusu



Kim lanetledi bu pazartesileri bilmiyorum.. Ama bir şekilde adı çıkmış zavallının.. Ne yaparsan yap, nasıl başlarsan başla.. Hep bir nalet, hep bir sinir bozucu..

Pazartesiyi daha çekilmez yapan şeylerde yok değil.. Mesela benim gibi böyle çok işiniz vardır ama o adamdan onay gelmeden kıpırdayamıyorsunuzdur.. Eee ne olacak.. Boş boş oturursunuz işte..  Birde ofiste kimse yoksa, iyice sıkılır canınız..

Bu arada ben size hiç işten söz etmedim dimi.. Hep bir ara anlatırım deyip durdum.. Şimdi hazır işimde yokken tam zamanı aslında.. Biz bir iletişim ajansıyız.. 4 kadın.. 4'ününde birbiriyle alakası yok.. 

En başta patronu anlatayım size.. 36-37 yaşlarında.. Önceleri gıcık olmakla beraber onun yaşına geldiğimde öyle olmaktan korktuğumu fark ettim geçen gün.. Tanıdığım en yalnız insan herhalde.. Etrafındaki herkesi kendinden nefret ettirmek konusunda süper.. Erkekleri pek bir seviyor sağ olsun..  Ben kendim için aşık olmaya aşığım diyordum.. Aşık olmaya aşık olmanında bir ötesi varmış gördüm.. Hani derler ya hamamda kurnaya düğünde zurnaya öyle bir hatun.. Halamı da anımsatmıyor değil bana.. Kesin tanışsalar birbirlerine bayılırlardı.. Kültür parçacıklarını birbirlerine satarlardı bak ne eğlenirlerdi.. Mesela Küba'da bir sokaktan alınmış çakma bir resmi Picasso tablosu gibi anlatırlardı birbirlerine.. Kötü birisimi değil.. Sadece hayattan zevk alma şeklimiz başka sanırım..

Birde ufaklığımız var.. Görüntüsünü konuşmasını 45 yaşında bir kadına odaklamış, sanki 23 yaşındaki vücudu bir 45lik teyzenin ruhu ele geçirmiş numarası yapıyor.. Boyundan büyük cümleler, tavırlar, ağırlıklar.. Ölürsünüz görseniz.. Ama içindeki o ufaklığa söz geçiremediği zamanlarda olmuyor değil.. En çok onu o zaman seviyorum sanırım.. Olduğu gibi içten.. Ufacık.. Meraklı.. Heyecanlı.. Tamda olması gerektiği gibi.. Diğer kadın ortalıktayken, kasıldığını fark ediyor insan.. Burnunu yukarıda tutmaya çalışan bir düşes edasıyla geçiyor sanki hayattan.. Halbuki çok şeker bir prenses masalın ait bence..

En son Zero var.. Onun yeri başka sanırım.. Olduğu gibi..  Ama değil.. Dimdik durmaya çalıştığı anları görüyor insan.. Fark ediyor bunu.. Ama yinede duruyor.. O kadar kendi hayatına sahip ki, örnek alınacak birşey .. En çok kendi gibi kalmayı istiyor bence.. Aslında hepimizin istediği ama direnemediği gibi.. O direniyor..  Darısı başımıza  demeli belkide..

Birde ben varım işte.. Benim hedefim için burası şark hizmeti yaptığım kısım gözümde.. Yakında yeniden başlayacağım iş bakmaya.. Kurumsal bir işletmede olsun, servisi olsun, sigortası olsun, maaşı olsun, masası olsun, merdiveni olsun, asansörü olsun... Diye diye diye ..


Başka güzelliklerde olmuyor değil bu aralar.. Sadece daha zamanı değil konuşmanın.. 


Bu arada Kaptan'ın arkadaşı bana mesaj atmış.. Yakın seferde falan diye.. Zamanlama.. Çok önemli şu hayatta.. Bir şeyleri yada birilerini kaybetmemiz hep an meselesi.. Bazen doğru zamanda bir mesaj gelir.. Bazende tam da biz vazgeçtiğimizde.. O zamanlarda denilecek tek şey kalıyor.. Hayırlı Seferler Kaptan, yolun açık olsun..

7 Mayıs 2012 Pazartesi

Türk Filmi Replikleri



Aslında hep Türk filmleri yüzünden bu içimizdeki saflık..  87 sonrası kuşağın daha akıllı olması ya da belki de daha gözü açık olması da bu yüzden.. Onlar bizim kadar Türk filmine daha doğrusu klasik Türk filmine maruz kalmadılar.. Mesela bir Türkan Şoray kanunları nedir tek tek sayamazlar yani şimdi..

O kadar Türk filmleriyle büyüdük ki biz, hayatı onlardan öğrendik..  Annelerimiz birer Filiz Akın değildi ama onun gibi fedakar, cefakar gibi dururlardı hep bizim için.. Babalarımız başı dik, mağrur adamlardı bizim gözümüzde..  Belki de sadece yaşamaya çalışan sıradan insanlar olmalarına rağmen..

Bizlerde Sezercik’tik , Ayşecik’tik.. Onlar gibi giydirilir, onların başına gelenlerle korkutulurduk.. “Bak nasıl kaçırdılar gördün mü?” “ Yabancılardan bir şey alırsan böyle olur “

Hatta kızınca annemiz; ” Allah canımı alsa da kurtulsam” dediğinde, Sezercik gibi yetim kalmaktan , dilencilerin eline düşmekten tırsardık da kıyı kıyı yanaşırdık daha bir annemize..
Sokakta Ayşecik gibi mini elbiselerle gezerken büyüdük hatta.. Masum arkadaşlıklar aradık..  Beraber gezecek, konuşacak arkadaş gurupları geldi gözümüzün önüne hep.. Bir kahkaha, bir eğlence.. Bisikletle adalardan gezmeler, denizlere girmeler, ufak flörtler..

İyiler hemen belli olurdu.. Hulusi Kentmen  geldi mi bilirdik her şey yoluna giriyor.. Erol Taş varsa kesin dilendirecekti çocuğu.. İyiler hep iyi, kötüler hep kötüydü..  Hiç bir iyinin içinde kötülük yoktu.. Saf tertemiz iyilikle yaratılmış iyiler; içlerinde merhamet olmayan, karanlık kötülere karşıydı hep.. İyiler hep kazanırdı..

Hayat böyle değildi.. Öğrenemedik biz.. İyi olanı hep iyi, kötü olanı hep kötü sanmaya devam ettik..  Herkesin içinde iyilik de var kötülük de göremedik.. İyi olanlara hep sonuna kadar güvendik.. Tüm saflığımızla yaptıkları kötü şeyleri bile iyiye yorduk.. Kötülereyse şans vermedik hiç.. İçlerinde iyilik olma ihtimali olmadı gözümüzde..

Bizimle biraz flört eden erkek Nuri Alço oldu gözümüzde.. Hep bir Ediz Hun bekledik, prens olarak.. Öyle sınırsız, hayatını bize adayan, yıllarca sadece bize aşık olacak adamlar aradık.. Bizden başka hayatı olmayan insanlar istedik.. O yüzden belki de bizim neslin çoğunun hala evlenememiş olması.. Gelmedi ki bir Ediz Hun kapımıza..

80’lerin çocukları olarak içimizde hala o saflık durur.. Hala herkesin iyiliğine inanan bir Sezecik yatar ruhumuzda.. Hepimiz hala o denizci formasıyla gezen küçük çocuklar olarak yaşıyoruz belkide.. O yüzden hala bu kadar kolay kanışımız.. O yüzden hala vazgeçilmez aşklar bekleyişimiz..  Ve evet o yüzden hala biraz bu herkese inanışımız..